İlk fotoğraf makinesini satın almak, zorlu bir başlangıçtır fotoğrafa. Belki de fotoğraf makinesini ve fotoğraf çekmeyi öğrenmekten daha bile zordur. Bilmediğiniz terimler havuzuna, can simidi olmaksızın ve yüzme bilmeden girmek gibidir. Bu yazıda, ilk defa fotoğraf makinesi alacaklara yardımcı olabileceğini düşündüğüm bilgiler paylaşıyorum. Ben okuyamam ama iyi dinlerim derseniz, podcast olarak hemen buradan dinleyebilirsiniz veya Itunes Podcast’e üye olabilirsiniz.
1. Gerçekten Daha Fazla Ekipmana İhtiyacınız Var Mı?
Herkes fotoğraf makinesi aldıktan bir süre sonra, yeni bir fotoğraf makinesi arayışına girer. Çünkü artık fotoğrafta harikalar yaratmasını sağlayacak ekipmanı eskidir. Yeni bir makine alarak, Ansel Adam olabilecektir.
Yeni bir fotoğraf makinesi alarak, daha iyi fotoğraflar çekebilme şansınız yok! Nokta.
Yeni makine yerine, flaş, objektif alabilir veya eğitimlere katılabilir hatta para bile harcamadan denemeler yaparak kabiliyetinizi geliştirebilirsiniz.
Fotoğraf ekipmanına vereceğiniz para, fotoğrafınıza yansımayacak. Yatırımı ekipman yerine kendinize ve yetenetğinizi geliştirmeye, araştırmaya ve denemeye ayırmanız (mantıklı!) akıllıca olandır.
2. Bütçeyi Doğru Planladınız Mı?
Çok güzel doğa fotoğrafları çekiyorsunuz, sosyal medyada beğeniler havada uçuyor ve gururunuz okşanıyor. Bir adım atmalı ve fotoğrafınızı ileriye taşımalısınız, ne yapacaksınız? Yeni bir gövde alacak, yatırım planını alt-üst edeceksiniz. Mevcut gövdeniz işinizi görebilirken, yeni bir gövde alarak doğa fotoğrafınızı ileriye belki biraz götürebilirsiniz.
Bunun yerine, yeni bir lens, tripod da alabilir kaliteyi yükseltebilirsiniz.
Yanlış tercihler yapmış olabilir misiniz? Spor fotoğrafları çekerken, kendinize bir yatırım yapıp video özelliği ön plana çıkan bir fotoğraf makinesi almış olabilirsiniz. Doğru ekipmana yatırım yapmak da, doğru bütçe planlaması başlığı altında değerlendirilmeli.
Photo by Jakob Owens on Unsplash
3. İlk Fotoğraf Makinesi Nasıl Alınıyor?
En yüksek megapikselli, en ucuza alınmaya çalışılır.
Kit lensli en ucuz fotoğraf makinesi bulunmaya çalışılır.
Karmaşık ve anlaması zor forumlar içinde kaybolunur.
3-4 tane fiyatı megapikseli yakın makine arasında kalınıp, sizi mutsuz edecek makine satın alınır.
4. İlk Fotoğraf Makinesi Kararı Nasıl Verilmeli?
Önce bütçenizi belirleyin.
Tüm alacağınız ekipmanları ve fiyatlarını belirleyin.
Sonra makineye kalan bütçeyi ortaya çıkarın.
Bütçenize uygun makineleri listeleyip, B&H ve Amazon’da yorumlarıyla okuyup karşılaştırın.
Güvendiğiniz bir bilene, sizin amatörlüğünüzü anlayacak birine danışın.
Son söz, mutsuz olmayın. İlk fotoğraf makinesini almak zordur. Sonrakiler kolay olacaktır, inanın. Zaten sonra kimseyi dinlemeyeceksiniz. Önemli olan, fotoğraf çekmeye hemen başlayabilmeniz. Hedefiniz bu olsun.
Hayırlı alışverişler.
Bu yazının, video versiyonu da var. Ben de yazı da var, podcast de var, video da var varoğluvar:
İnternette fotoğrafla ilgili bir arama yapsanız, her yerden karşımıza ekipman çıkıyor. Fotoğrafla haşır neşir olmak, sadece ekipman alarak onun fotoğrafını Instagram’da paylaşarak olmaz pek tabiki. Fotoğrafı seven, onunla ilgili yazılanları da okumayı tercih edecektir.
İnternette birçok kaynak var, internetin en güzel tarafı birçok bilgiyi bulabilmek. Kötü tarafı ise, özensiz bilgilerin hatta reklam içeren yazıların da olması. Bu sebeple, üzerine düşünülmüş emek ve zaman harcanmış bir kitabın yerini henüz başka birşey tutamaz.
Bu yazımda, en sevdiğim 12 fotoğraf kitabını sizinle paylaşıyorum. Bugün fotoğrafa başlasaydım, alırdım diyeceğim kitaplar:
Fotoğraf Teknik Okumalar, Faruk Akbaş – Emre İkizler
Fotoğrafın Yapısal Öğeleri ve Fotoğraf Sanatında Kompozisyon, Sabit Kalfagil
Türkiye’nin Üzerindeki Işık, Sabit Kalfagil
Dijital Fotoğrafçılık, Tom Ang
Fotoğrafçının Gözü, Michael Freeman
Fotoğrafçının Zihni, Michael Freeman
Dijital Fotoğrafçının El Kitabı, Scott Kelby
Dijital Fotoğrafçının El Kitabı 2, Scott Kelby
Dijital Fotoğrafçının El Kitabı 3, Scott Kelby
Dijital Fotoğrafçının El Kitabı 4, Scott Kelby
İyi Fotoğraflar Çekmek İçin Bu Kitabı Okuyun, Henry Carroll
İnsan Fotoğrafı Çekmek İçin Bu Kİtabı Okuyun, Henry Carroll
Bu listeyi, GoodReads’te yapmaya çalıştım ancak bazı Türkçe kitaplar maalesef Goodreads’te yer almıyordu. Belki sonra yayınevi ekler. O listeyi burdan takip edebilirsiniz:
Hikaye hem ilginç hem de hazin, okumayı bırakmayın. Detaylara girip bunaltmayacağım, giriş gelişme ve sonuç ile bitireceğim.
22 Aralık 2017’de iki adet Samsung Tab S2 modeli tablet aldım. İki kutudan birisini seçtim ve şanslı olan ben olduğum için kısa kibriti çekmiştim. İkimiz de tabletleri açtık ve kullanmaya başladık. Hemen kılıfı ve ekran filmini koşa koşa yaptırdık. Mutluyduk.
Facia Başlıyor
Ertesi gün, tableti kullanırken %45 pili varken kapandı. Olabilir; belki de kendisini yeniden başlatıyor dedim, ancak başlamadı. Açmaya çalıştım açılmadı. Şarja taktım ve %0 pil ile şarj olmaya başladı. %40 pil, buhar oldu uçtu adeta. Safça duygular ile, cihaz henüz yeni olabilir belki de pili henüz tam verimde değildir diye düşündüm. Ama bir tarafta da, diğer yeni tabletimizde böyle bir sorun yaşamıyorduk.
Dolduktan sonra yeniden kullanmaya başladım. %38’e gelince pil yine kapandı. Tekrar şarja taktım, %0 ile şarj olmaya başladı. Telaşla internette araştırmaya başladım tabi, benzer hikayeleri okudum.
1nci – Servise Gitmeye Karar Verdim (5nci Gün)
Ürünü, kabıyla aldım Şişli Yetkili Samsung Servisi’ne (Rebel Elektronik) götürdüm. Samsung eskiden kendisi servis veriyormuş ama artık özel firmalara bu işi devretmiş. Ama olay ilerlemeden şunu söyleyim, Şişli Servisi bir rezalet.
Ürünü götürdüm teslim ettim, sorunu anlattım uzunca. Onlar da bana, bir kelime ile tanımlayın, fazla yer yok sistemde yazamıyoruz dediler. O halde “Pil %40 iken kapanıyor….” yazın dedim. Sorun büyük ama bir kelimeye sığmıyor haliyle. Neyse kabı çıkardılar, lastikle etrafına servis notunu iliştirip bir sürü tabletin üzerine koydular.
Öyle özenip kılıflar ve filmler taktığımız tabletlerin serviste gördüğü muameleyi görseniz ağlarsınız. Yıllar önce 2001 falandı sanırım, Genpa Etiler’e bir telefon teslim etmiştim süngerli hava kapsülü gibi bir ürüne koymuşlardı hem zarar görmemesi için hem de servis için telefon sevkini boru sisteminde yaptıkları için.
2nci – Servis Ürünü Teslim Etti (15nci Gün)
Ürünü teslim ettiler, tabi ben İstanbul’da olmadığım için teslim edilen ürünü alamadım, arkadaşım aldı. Telefonda konuştuk sen kullan bir bak dedim. Serviste yapılan, reset işlemi yapılmış ve gerekli güncellemeler stabilite kontrolü yapılmış. 75nci gün ben tablete kavuştum. Aldım kullanmaya başladım, %34’de kapandı. Demek ki dedim laftan anlaşılmıyor ben bir video çekeyim dedim. İşte bu videoyu çektim.
Gördüğünüz gibi, iki aynı marka model cihazdan Samsung’un sorun yok dediği cihaz %38’de kapanıyor. Video ile servise ertesi gün gittim. Videodan da bahsettim. Sorun devam ediyor lütfen cihazı yenileyin dedim. 92nci Gün.
Servis Ürünü Teslim Etti (95nci Gün)
Servise ürünü almak için gittim, dediler kontrolleri yaptık. Güncellemeler vs yaptık oldu sorun yok. Dedim bakın geçen defa da aynısı oldu, eve gidiyorum kapanıyor cihaz. Teste girdi, sorun yok artık dediler. Bize de saf gibi inanmak düşüyor tabi.
Eve geldim cihazı kullanmaya başladım %30’da cihaz yeniden kapandı. Oturdum bu ikinci videoyu çektim. Bu arada ben işten geliyorum. Gece 2-3 kadar bu videoyu çekmekle uğraşıyorum ve sabah 8-9da işe gidiyorum. Yani kullanmak için alınan tablet, artık beni kullanmaya başlamıştı. Ben de üşenmedim ikinci bir video çektim.
Gördüğünüz gibi bu videoda da değişen bir şey olmadı ve aynı şekilde pil bitmeden, daha %40larda iken cihaz kapanmaya devam ediyordu. Videoları cihaza yükledim ve yeniden servis yolunu tuttum.
3ncü – Servise Ürünü Teslim Ettim (100ncü Gün)
Şişli Samsung Servisi’ne sabır ve insani tavırlarla sorunu üçüncü kez anlattım ve videolardan bahsettim. Ürünü teslim ettim. Artık ürünü alırken, cihazda çizikler var diye teslim almaya başladılar. Çünkü cihazı yastık fırlatır gibi raflarda üst üste kılıfsız koyuyorlar. Bu arada satın aldığınız cam filmini de söküp kolunuzun altına veriyorlar. Yani masraf ve zaman kaybı gırla. Sinirler zaten yerde.
Servis Ürünü Teslim Etti (105nci Gün)
Teslim aldım, sorun aynen devam ediyor. Video falan çekmedim tabi. Artık ne ona ayıracak vaktim kaldı ne de sabrım. Müşteri hizmetlerini aradım. Twitter Samsung Türkiye hesabına yazdım. Geri dönüş yaptılar. Anlattım bütün süreci. Zaten servis kayıtlarını görüyorlar. Dediler ki, lütfen başka servise içinde videolar ile teslim edin.
Bu arada, her servise girdiğinde cihaz sıfırlanıyor, sanırım bilgi güvenliği mevzusu sebebiyle. Haliyle siz, her teslim aldığınızda sevinçle eve geldiğinizde oldu zannettiğiniz içi bomboş tablete programlarınızı kurduğunuz için evin internetini üç servis sonrası neredeyse sömürüyorsunuz. Kaybettiğiniz zaman da cabası. Kullanıcı girişi yapma eziyetlerini ve sıfırdan kurma eziyetlerine hiç girmiyorum. Onu zaten siz tahmin edersiniz.
Neyse ilk servise gitmeyi düşündüğüm Beşiktaş Servis’e gitme fikrini telefonda müşteri temsilcisi verdi. Neden ilk oraya gitmedin derseniz, ilk oraya gittik ama tadilatta olduğu için Şişli Samsung Servise gitmek zorunda kalmıştık.
4ncü – Beşiktaş Samsung Servise Ürünü Teslim Ettim (110ncu Gün)
Beşiktaş servise gittim, safahatı anlattım. Siz dedim servis kayıtlarından görebilirsiniz dedim. Ne duysam, biz başka servis kayıtlarını görmüyoruz dedi. Tövbe tövbe, teknoloji firmasındaki sisteme bak. Neyse videoları içinde, internette de var bit.ly/samsung-rezaleti ve bit.ly/samsung-rezaleti-suruyor
isimleriyle paylaştım dedim. Sanırım artık bana acımaya başladılar. Bu arada alınan tablet S2 modeli, alt seri ürünlerden falan sanmayın. Samsung’un övünerek yaptığı modellerden. Bir de üstü var S3.
Samsung Servisi Ürünü Teslim Etti (117nci Gün)
Ürünü teslim almam için SMS gönderdiler. Bir de rezalet bir servis takip sayfası var ki bulana bir çeyrek altın, bulup da verileri girip sorgu yapabilene cumhuriyet altın hediye ediyorlar. Yine servis yolunu tuttum. Artık zaten iş ile beraber sürdürdüğüm bir meslek gibi oldu Samsung Servisi takibi. Zaten işsiz güçsüzdüm, tableti de oyun oynamak için almıştım ya, isabet oldu.
Ürününüz hazır dediler. Ne olduğunu ne yaptıklarını, cımbızla ağızlarından söküp almanız gerekiyor. Kapıdan giren dilenciye nasıl davranılırsa, öyle bir muameleye layık görülüyorsunuz desem “biraz abartmış” olurum inanın, fazla değil. Pili bozukmuş, pilini değiştirdik dediler. İşte bu cevap, acaba bende nasıl duyguları harekete geçirdi. Kaybettiğiniz 117 güne mi, enayi gibi gece geç saatlere kadar video çektiğime mi, yoksa 117 gündür para verdiğim ürünü kullanamadığıma mı, yepyeni cihazın sökülüp pilinin değiştiğine mi yoksa yepyeni ürünü yenisiyle değiştirmek yerine tamir ettiklerine mi?
Ürün zaten kenarında, Bally yapışkan artığı gibi yapışkan artığı ile geldi. Bally ile ayakkabı yapıştırırdık eskiden. Yeniler bilmez belki:
Ekran altındaki tuşa basınca artık değişik bir ses çıkıyordu, normalde gelen basma sesi yerini sanki altta bir tarafta boşluk varmış hissine çevirmiştir. Bir de ekranın alt kısmı, kasanın dışında duruyordu. Bastırınca içeri giriyor, 1-2 saat sonra geri çıkıyordu. Afiyetle kullanabilirsin durumunda bir tabletim olmuştu.
Bu kadar büyütecek ne var diyor musunuz? Sonuçta para verdim, herhalde bu eziyeti çekmek hakkım da diyebilir mi insan? Bedava verseler, alıp kenara koyar insan ve der ki “hay sizin vereceğiniz hediyeyi”.
Sabır dedim, o dönem de Hz. Mevlânâ’nın Sohbetleri: Ne Varsa Sen’de Var (Fîhi Mâ Fîh) kitabını okuyordum. İnanın çok iyi geldi. Belki başka bir kitap okusam, servisi ne hale getirirdim bilemiyorum. Aldım kullanmaya, görmezden gelmeye, dünya malı boşver demeye gayret ettim. Ama yakamı bırakmadığı için bu iş, 130ncu günde ekra dışarı attı. İşte böyle oldu:
Bu görüntüye kaydettiğim benim tabletim, gördüğünüz gibi ekran artık yükseliyor semaya ve o gövdede durmuyor. Ekran ile gövde ayrı, araya ne isterseniz iteleyebilirsiniz. Görüntüyü kaydettim Samsung Türkiye sosyal medya hesaplarına yükledim. Sağolsun arıyorlar, dinliyorlar sizi ve acınızı paylaşıyorlar. Çok iyi insanlar. Ama çözüm, YOK.
5nci – Yeniden Servise Gidiyorum (131nci Gün)
Servise gittim, 14 gün önce teslim etmiştiniz ürünü bakın ne halde dedim. Onlar gayet olağan karşıladılar bilmem ne bandı gevşemiş dediler. Aldılar cihazı, içeri gidip 10 dakika sonra geldi hanımefendi. Preste az kalmış, presledik dedi. Fikren bana hiç mantıklı gelmedi. Çünkü ilk pres 14 gün gittiyse, yapıştırıcı vs olmadan nasıl olacaktı anlamadım. Servis kaydı tutmadınız dedim, gerek yok dediler. Kayıtsız bir işlem yaptılar.
Dört gün sonra ekranın altı tamamen çıktı. Müşteri hizmetlerini aradım. 5nci defa servise gittim olay çözülmedi ben artık gerçekten sıkıldım dedim. Yeniden servise yönlendirdiler.
6ncı – Ekran Ayrıldı Yeniden Servise Gidiyorum (136ncı Gün)
Servise gittim, her şey zaten aşikar. Bir bayan teslim aldı cihazı.
Değiştirme şansınız yok muydu hiç dedim?
Eğer tamir edilen bir durumu varsa değiştirmiyoruz. Dediler.
Biraz rahatladım, yoksa enayiliğime doymayacaktım. Peki bu kadar zaman harcattınız bana, kendiniz serviste zaman harcadınız, ürün pili değişti daha pahalıya gelmedi bu diye sordum. Cevap alamadım tabi haliyle. Şimdi ne olacak dedim, ekran mı değişecek yoksa bandı mı değişecek dedi inanın hatırlamıyorum.
Dedim ki ben seyahat eden birisiyim teknik olarak bu cihaz bende zaten 40 gün durdu, onun da 20 günü serviste olunca ben bu cihazı 20 gün gördüm görmedim o kadar. Mesela ben bu cihazla yurt dışına çıksaydım orada tamire verebilir miydim? Hayır dediler. Ürünü satan Samsung, yurt dışındaki servis Samsung’un yetkili servisi yapmaz mı dedim? Hayır, yapmaz dediler. Neyse zaten Türkiye’deki de yapamıyor diye çok da dert etmedim.
Servis ürünü teslim etti, yaklaşık 15 gün sürdü bu defa. Ürünü aldım, sanırım her şeyi değişmiş 🙂 İşe yarar bir parçası yokmuş demek ki. Tabi çok bilgi vermedikleri için ben şakasını yapıyorum, ama ne yaptıklarını ve ne yapmadıklarını karşısındaki insanı insan yerine koymadıkları için öğrenemiyorsunuz.
Tabi cihaz servise gire-çıka, tabletlikten de çıktı ben de benden çıktım. Artık ne merakım kaldı, ne de hevesim kaldı. Cihazı aldım kutusuna koydum.
İşin psikolojik tarafında ne oldu, eşime aldığım tablette rafta durdu çünkü ben kullanamadığım için o da kullanmak istemedi. Markaya karşı olan bütün güven sarsıldı. Daha önceki yazı ve videolarımda birçok ürününü alıp kullanmış ve önermiştim ama şimdi Samsung denince, uzak dur demek geliyor içimden.
ŞikayetVar gibi sitelere şikayet yazmanın bir faydası yok, eskiden vardı ama şimdi yorumunuza bir cevap yazıp geçiyorlar. Samsung yetkilileri konuyu umursamıyorlar bile:
Hikayenin sonunu merak ediyorsunuzdur, yüzüne bakmak istemediğim tablet kutusunda dururken ben Zorlu Apple Store’a gittim.
IOS bir cihaz kullanmak istemediğim halde, mecbur kalarak bir Ipad aldım. Alırken de sordum, garantisi yurtdışında geçerli mi diye. 2 yıl Türkiye, bu süre içinde de bir yıl yurtdışı garantisi varmış.
Daha önce 2003 yılındaydı sanırım, Samsung kayan kapak bir telefonum vardı severek aldığım. Yaklaşık 75 gün serviste kalınca, yerine gidip Nokia 6500 Classic almıştım. Samsung telefonum, servisten gelince de rafa koymuştum. O yıllar geldi aklıma. Ama Allah var, tutarlı firma di mi? 2003’ten bu yana hiç değişmemiş.
Servis işi önemli, eğer malı satıyorsan bunun elektronik bir ürün olduğunu da bilip müşteriyi rezil rüsva etmenin hem de marka değerini yerle bir etmenin bir manası yok. Yapacakları şuydu, bozuk ürünü alıp yeni ürünü verecekleri, bu mevzu uzamayacaktı.
Neyse, siz siz olun…. gerisini biliyorsunuz.
Not 1: Gün sayıları yaklaşıktır, tam tutmayabilir. Yalancı çıkmak istemem.
Not 2: Paylaşırsanız memnun olurum, bu tip olayları azaltmanın tek yolu müşteri bilincini oluşturabilmek.
Sokak fotoğrafçılığına meraklı ama zaman bulamayanlar arasında yer aldığım için kendimi sokaklara atma kararı aldım, bir de kafamı dağıtmak istedim. Fujifilm’in epeydir takip ettiğim etkinlikleri var. Oldukça güzel eğitimler düzenliyorlar, ücretli ve ücretsiz eğitimlerini takip etmek isterseniz Fujifilm Web Sayfası‘na bakmanızda fayda var.
Bir önceki yazımda, yine Fujifilm tarafından düzenlenen ücretsiz bir seminerdi ve çok faydalandım. Renk yönetimi konusuna meraklıysanız, okuyacaklarınız hem ilginizi uyandıracak hem de konunun önemi hakkında size fikir verecek.
Fujifilm’in İstanbul’daki yeri artık Karaköy’de (bir süredir orda, eskiden Sirkeci’deydi). Öncesinde fotoğrafı bilmeyenler için Murat Koçak kısa ve hızlı bir eğitim yaptı. Herkese Fuji fotoğraf makinelerini dağıttılar ve sonrasında fotoğraf yürüyüşü başladı.
Rota Karaköy’den başlayıp Galata Köprüsü sonra Bankalar Caddesi ve Kamondo Merdivenleri ile bitiş. Tur sırasında kısa kısa, fotoğraf makinesi ve kompozisyonla ilgili bilgiler verdiler.
Ben gezinin tamamına katılamadım, çünkü aynı gün Sony merkezinde de iki seminer olduğu için ben saat 12.30 a kadar fotoğraf turuna katıldım ve aşağıda görebileceğiniz fotoğrafları çektim.
Sosyal medya hesaplarımı, sayfanın en üstünde sağda görebilirsiniz.
Sokak Fotoğrafı merakım devam ediyor. Uygun kitaplar satan @Nadirkitap sitesinden altta fotoğrafı gözüken 48 sayfalık bu kitabı 5 TL’ye aldım. Bu kitapta yazıları ile yer alan fotoğrafçıların bilgilerini bu dizide paylaşıyorum #fotoğraf @AtlasDergisi
Mustafa Seven
www.mustafaseven.com
twitter.com/mstfsvn
instagram.com/mustafaseven/
Engin Güneysu
twitter.com/enginguneysu
instagram.com/enginguneysu/
Burada sosyal medya hesaplarını paylaştığım fotoğrafçılar farklı tecrübelerde fotoğrafçılar ve uzmanlık alanları da farklı. Herbirini farklı gözle incelemekte fayda var. Siz sokak fotoğrafçısı olarak kimleri takip etmeyi tavsiye edersiniz? #sokakfotoğrafı
Fujifilm Türkiye desteğiyle “Fotoğrafçılar İçin Renk Yönetimi ve Önemi” Nurettin Sarı tarafından yapılan seminerde kalibrasyon konusuna giriş yaptık. Öğrendiklerimi bu dizi de paylaşacağım. #fujiffilm #renkyönetimi
@xritephoto firması renk yönetimi konusunda ColorattiPro adıyla uzmanlar belirlemiş. Nurettin Sarı da bu uzmanlardan birisi. ColorattiMaster ünvanıyla da dünyada 10 kişi varmış.
Türkiye’de renk yönetimi ile ilgili kurulmuş bir organizasyon var. Adı Color Institute Istanbul . Renk yönetimi hakkında eğitimler veriyorlar.
İnsan gözü 10milyon renk görebiliyor, fotoğraf makineleri günümüzde 8-9milyon renk kaydedebiliyor. Fine art baskı yapan yazıcılar 12bin renk baskı yapabiliyor. Aradaki fark inanılmaz. Renk düzeltmek bu açıdan daha da önemli hale geliyor.
İnsan gözü aşağıdaki renk gamı içerisinde 350nm ile 750nm arasını görebiliyor.
Başarılı profesyonel monitörlerde, siyahı oluşturduğu noktalarda devreyi kesmesi yani siyah olan noktalarda hiç ışık vermemesi kapalı gibi davranması gerekmekte yani backlight vermemesi gerekiyormuş. Aksi takdirde oluşan renk, gerçek siyah olamıyormuş.
Metamerizm: Bir cismin farklı ışık kaynakları altında değişik renkte görünmesidir. Siz siz olun, mağazada aldığınız kıyafetin rengine gün ışığında görmeden inanmayın.
CIE ışık standartlarını belirlemiş organizasyonlardan. Kelvin olarak isimlendirdiğimiz ışık rengine karşılıklar belirlemişler. Örneğin: D50=5000k, D65=6500k, CWF Flourescant=4150k
detaylar burda: https://issuu.com/phardonmedia/docs/various-light-sources
Tam nötr olarak adlandırılan ışık D50’ye karşılık geliyor. D65 ise daha soğuk bir gün ışığıdır.
Fotoğraf çekmek için kullanılabilir floresanlar, fotografika/grafika olarak belirtilirmiş. Bu konuda çok fazla detay bulamadım. Bilgisi olan varsa, paylaşırsa sevinirim.
Konserlerde genellikle tungsten ışık kullanılır ve bu ışık kırmız tonların ağırlıklı olduğu ışık olduğu için renk kaybı fazladır. Bu sebeple, siyah beyaz konser gibi etkinlikler için en iyi tercih olabilir.
Aynı fotoğrafın sergilemesinde, fotoğrafın etrafına konan paspartu rengi fotoğrafın kontrastına etki eder. Aynı fotoğrafı siyah ve beyaz ile deneyin, ciddi fark göreceksiniz.
Fotoğraf stüdyosu için en doğru renk Münsel Grisi olarak isimlendirilen griymiş. Moda fotoğrafında stüdyonun beyaz, still-life stüdyolarında siyah olması daha doğruymuş.
Göz, yeşil renklere karşı hassastır. Birçok tonunda ayırt edebilir. Mavide biraz daha az hassastır ama ayırt etme gücü vardır. Oysa kırmızı renkte hassasiyeti oldukça düşer, tonları ayırt edemez.
Fotoğraf makinelerinde 24 renkten, matbaa makinelerinde 800 renkten, profesyonel matbaa makinelerinde 2300 renk üzerinden renk profili tanımlanabilmektedir.
CIE daha önceki tweette de belirttiğim gibi renk standartlarını oluşturmuştur. CIE L*a*b olarak adlandırılan standartlar ile insan gözünün görebildiği renk uzayı tanımlanmıştır.
Fotoğraf makineleri eskidikçe, sensörleri de eskir. İlk yıllarda ya da makine yeniyken çekilen fotoğraf ile makine eskiyince çekilen fotoğrafın renk profili arasında ciddi farklar oluşur.
Kullanılan renk uzayına göre kaydedilen fotoğrafın kaydettiği renkler de değişir. sRGB ile %36 kaydedilirken, AdobeRGB 1998 ile %52 kaydedilir. ProPhoto RGB (RAW format) ile %90 renk kaydedilebilir.
Adobe Photoshop ve Adobe Lightroom ProPhoto ‘yı desteklemektedir. fakat görüntü işlemesinden sonra ürettiğimiz fotoğraf dosyası olan jpeg ve ya tifler ProPhoto değil en yüksek Adobe RGB ya da srgb olarak kaydedilecektir yani renk uzayı daracak daha az renk çeşitliliği olacaktır.
Ham çekimin (Raw – sayısal fotoğrafın negatif hali) bize getirdiği ek fayda da RAW çekiminde -0.3 veya -0.7 pozlamak daha faydalı olacaktır. + pozlanan fotoğrafta, kayıp alanlar geri getirilemez ancak – alanlar kaydedildiği için kazanmak daha kolaydır.
Doğru çekim, doğru görüntü için fotoğraf makinemizin 5000k, ışığımızın 5000k, monitörümüzün 5000k ayarında olması gerekiyormuş.
Çekimlerde kullanmak için ColorChecker Classic kullanılabilir. Monitör için ise ColorMunki Display veya i1DisplayPro ürünleri denebilir @xritephoto @odakgrup ancak bu ürünler pek de ucuz değil. Profesyoneller için daha uygun.
Rotüş yapılan bir stüdyoda ışığın düştüğü noktada 500 lüx D50 beyaz ayarında ışık olmalı. Duvarlar Munsell grisi ve fotoğrafın konduğu yer ise 2000 lüx ışık almalı. En iyi sonuç için bu koşullar sağlanmalı.
Renk kontrolü sağlanabilen, dünyada kendini ispat etmiş firmalardan birisi de Eizo @eizoturkiye – marka elçisi Jonathan Meyer http://www.eizoglobal.com/products/coloredge/ambassadors/jonathanheyer/ kişisel sayfası https://www.jonathanheyer.ch/
Eğer doğru bir sonuç arıyorsanız, monitörünüz AdobeRGB olmalı. sRGB ile profesyonel çalışma yapılamaz.
İyi bir monitör nasıl olmalı? Renk dağılımı (uniformity) düzgün olmalı. Renk geçişi tatlı olmalı, sert geçiş olmamalı. Parlama olmamalı (anti-glare), Hardware olarak 1:1000 kontrast olmalı. 10bit çıktı vermeli. HDMI 2.0 ve display port olmalı. Bu tip bir monitörü DVI ile VGA bağlantısı ile bilgisayarımıza bağlarsak monitörün bize sunduğu renk uzayını değil daha düşük alan kaplayan renk uzayını görürüz. çünkü HDMI 2,0 (kablosu da o özellikte olmalı) ve Display Port daha yüksek hızda veri taşıyan ve monitörü etkin kullanmamıza neden olurlar
Bu konu hakkında yukarıda yanlış olduğunu düşündüğünüz bilgiler varsa, düzeltmem için katkıda bulunabilirsiniz. Benim için de oldukça ilgi çekici olan bu konuda yeni bilgilere açığım.
Twitterde güncel fotoğrafçılık paylaşımlarımı görmek için hesabımın linki şu: https://twitter.com/PhardonMedia
Geçen hafta arkadaşım ile video ve fotoğraf çekmek için buluştuk. Karlı bir gündü ve hava oldukça bulutluydu. Güneşin yeryüzünü boyama şansı olmadı ve renkler istediğimiz gibi olamadı ama amaç zaten en iyi fotoğrafları ya da videoyu çekmek değildi.
Amaç, drone ile dünyaya insan ölçeğinin üzerinden bakabilme şansı yakalamaktı. Drone bu açıdan mucizevi bir icat. İstediğiniz yere gidip, istediğiniz yüksekliğe çıkabiliyor ve o noktada asılı kalarak istediğiniz medyayı ister video ister fotoğraf olarak elde edebiliyorsunuz.
İlk denememizde, birçok özelliği deneme şansı bulduk. Yukarıdaki fotoğrafı da arkadaşım çekti ve o günün anısı olarak kayıtlarda yerini buldu. O gün öğrendiğim bilgileri sizin için video haline getirdim. O videoyu izlemek isterseniz de DRONE VLOG linkine tıklayarak izleyebilirsiniz. Ayrıca Ardıl’ın nasıl drone kullanmamanız gerektiğiyle ilgili çektiği video ve yazı da ilginizi çekebilir: ACEMİ DRONE KULLANICISI , çünkü açık olmayan alanda ne gibi zararların oluştuğunu ondan dinlemenizde fayda var.
Bol dronelu çekimler diliyorum size. Yorumlarınızı aşağıya yazmayı unutmayın.
Bu tip eserler, felsefi açıdan değer bulduğundan, bu eserler hakkında olumsuz eleştiri yazıları bulmak da zor olabiliyor. Bu felsefi değerinden ötürü bu kitaplar, sanatın kutsal kitabı olarak görüldüğü için eleştirecek kişinin zihninde “eleştirme, sanatsal açıdan donanımsız olduğun düşünülür” bakış açısı hakim oluyor olabilir. “Aman banane” demeyi çok düşündüm, ama vazgeçtim. Bu yüzden, bu kitap hakkındaki fikirlerimi kitap severler ile paylaşmaya karar verdim.
John Berger, fotoğraf alanında yazdığı kitaplarla en fazla önerilen yazarlardan birisi. John Berger’in, Bir Fotoğrafı Anlamak kitabı Geoff Dyer tarafından derlenmiş bir kitap.
Kamu fotoğrafçılığı, pozitivizmin umutlarının çocuğu olarak kalmıştır. Şimdi -bu umutlar öldüğü için- öksüz kalınca, tekelci kapitalizmin oportünizmi tarafından evlat edinilmiştir. fotoğrafın doğasındaki belirsizliği yadsınmasının, öznelliğin toplumsal işlevinin yadsınmasıyla yakından bağlantılı olması muhtemel gözüküyor. sf 92
Bir fotoğraf eleştirmeni tarafından yazıldığı unutulmamalı. Bu eleştirilerde, yoğun bir felsefi yazım dili kullanıldığından, okurken dikkatle ve de düşünerek izlecek ağır bir okuma süreci okuyucuyu bekliyor. Kullanılan felsefe terimleri de, daha önce eğer felsefe metinleri okumadıysanız sizi felsefe sözlüğü yardımına itiyor. Kullanılan terimleri gördüğünüzde anlamıyla ilgili hiçbir fikriniz olamıyor. Ancak bu tip eserleri çok okuyorsanız, kelime birikimiz yeterli olacaktır. Yanlış bir yönlendirme olmasını isteme, bu türde kullanılan belki 20-30 terim vardır kitap içerisinde.
Kitabın tercümesi muhtemelen kolay olmamıştır, ancak çevirmenler (birden fazla çevirmen çalışmış) daha kolaylaştırmak yerine belki de olduğu gibi bırakmayı tercih etmişler. Eğer orjinali de böyle ise, doğrusu olmuştur ancak okuması kolay bir metni zorlaştırdılarsa bence başarılı olmuşlar. Çevirinin tekniği hakkında yorum yapacak değilim, bir eser ne türde yazıldı ise elbette çevirisi de o türde olmalıdır.
Anlatım kazanan bir fotoğraf böylece diyalektik olarak çalışır: kaydedilen olayın tikelliğini saklayıp korur ve bu tikel görünümlerin denkliklerinin genel bir fikir eklemlediği bir an’ı seçer. sf 110
Kitabın zevkle okuduğum kısımları yok değil. Özellikle, Sebastiao Salgado ile yaptığı röportaj kısmını zevkle okudum. Oldukça keyifle yazılmış olan bir bölümden, daha çok bilgi almak mümkün oldu.
Diğer zevk alarak okuduğum kısım ise Ahlam Shibli’nin yaptığı bir çalışmanın anlatıldığı bölümdü.
Ahlam Shibli
Kitabın genelini, bir felsefe eseri kapsamında okursanız mutlu olabilirsiniz. Fotoğraf tartışması yerini çok zaman kelimelere, sorgulamalara ve düşüncelere bırakıyor. Sayfalarca işlenen bu tartışmadan, yeniden fotoğrafa gelinemeyebiliyor. Yeni fotoğrafa başlayanlara muhtemelen önerilen, yazılı eserler arasında yer alan bu ve benzer kitapların herkes için faydalı olacağını düşünüyorum. Kendi adıma konuşursam, ben başta böyle bir kitapla başlamış olsaydım ya kitabı ya fotoğrafı (kesinlikle bırakmazdım) bırakabilirdim.
Paragrafları bazen defalarca okudum, ne demek istiyor diye. Bu da, ciddi bir zaman ayırma anlamına geliyor. “E kitap bu, herhalde zaman ayıracaksın” diyorsunuz. Haklısınız. Bana zorlama gibi geldi bu anlam karmaşası yaratma çabası. Düşündüren, fotoğrafın oluşma anı ile sunumu ve sonrasında izleyicide hissettirdiklerini düşündüren kısımlarını sevdim ve keşke daha fazla bu yönde olsaydı dediğim de oldu.
Kitabın bütününde, kopukluk hakim olduğunu düşünüyorum. Tek tek olan bu parçalar, bütüne doğru götürmediği için nereye varacağınızı, vardığınız zaman da buraya nasıl geldiğinizi anlayamadığınız bölümler var. Sanki bölümlerin arası varmış da dolmamış gibi. Ya da o parçalar oraya neden konmuş diye düşündürüyor.
Nitekim Kertesz şöyle demiştir: “Fotoğraf makinesi aletimdir benim. Onun aracılığıyla çevremdeki her şeye bir neden atfediyorum.” “Neden atfetme”nin fotoğrafta izlediği özgül süreç üzerine bir kuram oluşturmak mümkün olabilir. sf 114
Fotoğrafların eleştirisi yapılırken, en çok aradığım kısım fotoğraflar oldu. İlginçtir ki, eleştirisi yapılan kareler kitapta olmayabiliyor. O fotoğrafları herkesin zihninde olduğu düşünülmüş. İyi ki internet var ki, hemen hangi fotoğraf olduklarını bulabiliyorsunuz. Acaba, biraz emek ver ve o kareleri kafana kazı mı demek istiyor yazar. Olabilir.
Ne mi kazandım bu kitabı okuyarak? Fotoğraf hakkında insanların nasıl düşünceler üretebildiğini belki de. Sanırım pek bana göre değilmiş. Belki size göredir. İçini karıştırmadan karar vermeyin yine de.
Fotoğraf ve kitap güzel şeyler, ikisi bir arada daha da güzel.
Hangi fotoğraf makinesini almalıyım? Bu soruya verilebilecek şöyle cevaplar var!
Ama benim cevabım pek bu kadar “açıklayıcı” olmayacak. Biraz daha kafa yormayı istiyorum bu konuda. Çünkü karar vermek, bu kadar kolay olmamalı.
Hangi fotoğraf makinesini almalıyım? diye sorduğunuz soruyu yeniden şekillendirelim istiyorum. Fotoğraf makinesi almalı mıyım? Konuyu biraz daha geriye götürmek istiyorum. Neden fotoğraf çekiyoruz? İki temel amacımız olabilir. İlki, bu işten para kazanıyor olabiliriz veya tamamen keyfimize çekiyor olabiliriz. Bu iki ana başlık, konuyu irdelemek için şimdilik yeterli.
Fotoğraftan para kazananlar bu videoya geldilerse, paylaşacağım sayısal veriler ilginizi çekebilir. Onun için ayrılmanızı istemem.
Eski yıllara gidelim ve fotoğrafın anlamını o yıllarda sorgulayalım istiyorum. 60’lı yıllarda çekilen bir fotoğraf, fotoğraf stüdyosuna gidilmiş. İmkanlar dahilinde en temiz kıyafetler özenle giyilmiş. Stüdyo oldukça sade. Fotoğrafın ön yüzünde veya arkasında bir cümle ve tarih. Anı fotoğrafıyla sınırlamayalım isterseniz. Fotoğraf sevgisi, sizi İran’da Şah’da olsanız bulabilir. 1848 yılında tahta çıkmış ve 47 yıl hüküm süren İran Şahı Nasıreddin, hareminde fotoğrafçı bulunduran ilk hükümdardır. O dönem, kadınların yüzlerinde kılları almaları yasaktı. İşte bu bıyıklı kadın fotoğrafları, fotoğrafçı Anton Sevryugin tarafından çekildi.
Ortak amaç neydi? O an, yaşamın o döneminin bir kesitinin kayıt altına alınması. Estetik kaygıların da olduğu bir anı veya sanat fotoğrafı. Bugün, neredeyse herkesin bu fotoğrafları çekebilmesi mümkün. Ve tek sahip olmanız gereken, cebinizdeki akıllı telefon.
Akıllı telefon satışları 2005 yılından 2016 yılına kadar artış halindeydi.
Akıllı telefon satışları da nereden çıktı derseniz: fotoğraf diye size cevap verebilirim.
1999 yılında hayatımıza giren küçük dijital fotoğraf makinelerini hatırlarsınız. Bu fotoğraf makineleri, hayatımızdaki yerini aldı. Her an yanımızda taşımaya çalıştığımız, özel anları kaydeden bu makineler, filmli makinelerin yerini almıştı. Ve şuan hayatımızdaki yeri, hayatlarımıza girdiği 3ncü yılındaki kadar az. Yani böyle giderse, 2-3 yıl sonra kompakt fotoğraf makinesi kalmayacak gibi gözüküyor.
O yıllarda, telefonlar estetikten yoksun çirkin ahizeler gibiydi. Akıllı telefonlar önce portatif müzik çalar piyasasının önünü kesti. Ardından gözünü kompakt fotoğraf makinelerine dikti. Şu grafik her şeyi apaçık gösteriyor.
2011 yılında büyük dönüşüm başlamıştı. Kompakt fotoğraf makinelerin yükselişi bitmiş ve yerini akıllı telefonlara bırakmaya başlamıştı. Peki bizim bu tercihi yapmamızdaki temel sebep neydi?
Ne demişler, gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Akıllı telefonlar hep yanımızdaydı. Tüm fotoğrafları artık telefonlarımız ile çekmeye başlamıştık. Çektiğimiz fotoğrafları, eskiden albümden fotoğraf gösterir gibi o büyük ekranlarda gösterebilmeye başladık.
Sonra sosyal medya yaşantımızda yer aldı. Facebook’ta varı yoğu paylaşırken; fotoğraf, paylaşımlarımızın en önemli medyası oldu. Sonra Instagram geldi ve fotoğrafları renklendirdi. Sonra VSCO gibi fotoğraf severler için özel uygulamalar telefonlarımıza yüklendi. Hatta Google bile fotoğrafları renklendirme yarışına dahil oldu. SnapSeed bu amaçla oluşturuldu. Hatta Google, fotoğraf severlerin kullandığı NikCollection programını satın alması ile fotoğraf işlemeye verdiği önemi gösterdi.
Toparlarsak, büyük ekranıyla yanımızda taşıdığımız akıllı telefonumuz artık fotoğraf makinemiz, uygulamalar ise fotoşopumuz olmuştu. Saniyeler içinde çekilen, işlenen bu fotoğrafları dünya ile dakikalar içinde paylaşabilir olduk. Profesyonel bir fotoğrafçı gibi. Bu işi herkes sevdi ve kompakt makineler rafa kalktı ve raftan kalktı.
Sorumuza geri dönelim. Fotoğraf makinesi almalı mıyım? Eğer bu alışkanlıklara sahipseniz ve ötesine geçmeyecekseniz, neden alasınız? Sırf havalı gözükmek için mi?
Başka bir soru ile kafanızı karıştırayım. Telefonunuzun fotoğraf çekme özelliklerini tek tek değiştirerek fotoğraf çekiyor musunuz? Beyaz ayarı, netlik noktası, çekim modları veya ISO ayarlarını, telefonunuzla fotoğraf çekerken kurcalıyor musunuz?
Fotoğraflarınızı, telefondan bilgisayarınıza alıp fotoğraf işleme programları ile (fotoşop ve türevleri) işliyor musunuz? Eğer hayır ise, profesyonel fotoğraf makinesi almayın. Keyfinizi durduk yere kaçırmayın. O para ile gezin.
Keşke işim deklanşöre bastığım an bitse./ Ara Güler
Gördüğünüz bu grafiği, tüm akıllı telefon üreticileri de görüyor. Üreticiler, kullanıcıların bu alışkanlıklarına ve isteklerine göre telefonların fotoğraf özelliklerini şekillendiriyorlar. Anlı şanlı fotoğraf makinesi üreticilerinin akıllı telefon üreticileri ile anlaşmasının altında da bu sebep yatıyor.
Kimi üreticiler telefonlarını, fotoğraf makinesi karması şeklinde ürettiler ve hala benzer denemeler de var.
Peki ya siz telefonunuzla fotoğraf çekerken, telefonun ayarları ile yetinmeyenlerdenseniz ne olacak? Birçok program indirip, telefonunuzu bir fotoğraf makinesi yapmaya çalıştınız. Sadece profesyonel fotoğraf makineleri ile çekilebilecek fotoğraflar çekmeye çalışıyorsanız. Uzun pozlama, makro, kuş fotoğrafçılığı gibi. sizi profesyonel bir fotoğraf makinesi daha fazla mutlu edecektir.
Yine de önce bir test yapmanızı öneririm. Testimiz 750gr ağırlığında bir küçük çantayı boynunuzda taşımak. İsteğinizi, tahammülünüzü ve sınırlarınızı sınayın. Sonra şunu sorun kendinize: 400 sayfalık bir kullanım kılavuzunu okumak bana keyif verir mi? Ve 13 saatlik çevrim içi bir eğitim almak veya sekiz hafta boyunca haftada bir-iki gün fotoğraf kursuna gitmek ve yılda en azından bir-iki fotoğraf kitabı okumak. Lafta değil, bunları gerçekten yapabilecekseniz SLR-like veya SLR bir makine almaya şimdilik istekli görünüyorsunuz.
Peki hangi makineyi almalısınız? Baştan söyleyim, bu soruya cevap vermeyeceğim. Çünkü buna cevap veren çok bilgili yorumcular var. Tıpkı bu veya bu yorum gibi.
Bu soruya, sizden başka cevap verebilecek kimse yok. Cevap vermeniz için çalışmanız lazım. Balık veremem ama balık tutmayı öğretebilirim. Size bazı yöntemler gösterebilirim. Kendinize şunu sormalısınız: ben ne tür fotoğraf çekmek istiyorum. Tür derken? Mesela şunlar türler…
Sizi bir siteye götüreyim, 500px.com . Bu sitede türler belirlenmiş şekilde önünüze geliyor. İstediğiniz türü seçin. Burada açılan fotoğraflardan, beğendiklerinizin özelliklerine bakın. Tıpkı fotoğraf çekmeye başladıktan sonra bakacağınız gibi. Bu fotoğraf hangi makine ile çekilmiş. Hatta, hangi objektif ile, hangi ayarlarda çekilmiş.
Burada gördüğümüz fotoğraf makinesi bilgileri altında, “bu kameradan daha fazla fotoğraf gör” linkine giderek bu fotoğraf makinesinin marifetleri hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Ancak burada küçük bir es verelim. Rasyonel olmamız gerekiyor. İyi makine iyi fotoğraf çekmiyor, genelde iyi fotoğraf çekenler “daha da detaya girdiği için” veya “çekimde olduğu için” veya mesleği fotoğrafçılık olduğu için daha iyi makineleri alıyor. Yani gördüğünüz ve beğendiğiniz fotoğrafı, o fotoğraf sever çok daha alt bir makineyle de elde edebilir.
En iyi makine en iyi fotoğrafı çekseydi en iyi daktiloya sahip olan da en iyi romanı yazardı./ Ara Güler
Yeniden beğendiğiniz fotoğrafa dönelim. Makine ve objektif bilgilerini kenara not edin. Birçok makineden oluşan bir listeniz olacak. Fiyat sıralamasına göre listenizi yeniden oluşturun. Başlangıç için, hatanızdan zarar görmeyeceğinizi düşündüğünüz bir model seçin. Demesi kolay değil mi! Örneğin ikinci el piyasası olan bir makine işinizi kolaylaştıracaktır. İkinci el piyasası için marka ve modele göre en büyük ilan sitesi olan sahibinden.com’a bakmalısınız.
Fazla sayıda ikinci eli olan makine ve objektifi tercih etmeniz, ekonomik açıdan sizin yararınıza olacaktır. Ama siz duygusal bir karar da verebilirsiniz. Her insanın duygusal karar verme hakkı var. Neticelerine katlanabileceğiniz müddetçe, neden olmasın. Bir fotoğraf mağazasına gidebilirsiniz.
Geçen hafta işe başlamış bir satışçının önerisiyle iyi fiyata bir makine alıp evinizin yolunu tutabilirsiniz. Biraz pahalı bir öğrenme yolu olur.
En azından mega-piksel yarışına girmeyecek kadar araştırmanızı istiyorum. Kolay olan, popüler kültürü takip etmek. “En yüksek mega-piksel iyidir” bakışının doğruluğunu sorgulamanız gerekiyor.
Mega-piksel demişken, ISO’ya değinmeden geçmeyelim. Her ISO’yu bildiğimiz ISO sanmamamız gerekiyor. ISO’nun, sensör ile yakından ilintisi var. Ancak pazarlaması, kullanıcıyı birazcık yanıltmaya meyilli. Küçük sensöre sahip bir makinedeki 100 ISO, full-frame bir makinede 800 ISO’ya denk geliyor. Oysa ikisi de 100 ISO da çekiyor ama çektiklerinin kalitesi farklı.
Yani mega-piksele ve ISO’ya bakarak karar vermeyin.
Ve son olarak, gerçekten ilk makinenizde en güncel modeli mi almanız gerekiyor? Siz makinenizi tanıyana ve fotoğrafçılığınızı geliştirene kadar, en azından bir iki model daha piyasaya çıkmış olacak.
Markalar tarafından her yıl ocak-şubat ayında birinci lansman, eylül-ekim ayında ikinci lansman yapılır. Bunlardan ocak ayındaki lansman, genelde fark yaratan gelişmelerin duyurulduğudur. İkinci lansman ise genelde ufak geliştirmelerin duyurulmasıdır.
Epey aklınızı karıştırdım değil mi? Sanki, aklımız zaten karışıktı madem cevap vermeyecektin ne diye aklımızı karıştırdın dediğinizi işitir gibiyim. Başta da söylediğim gibi, umudunuzun yerle bir olmaması önemli. Siz telefonunuzla da harikalar yaratabilirsiniz. Yaratıcılık ve istek, ekipmandan önce gelir.
Uzun zamandır kullanmakta olduğum Canon Eos 550d fotoğraf makinesini değiştirmek istiyordum. Canon 6D mark2’yi uzun bir süreden bekledikten sonra yüksek fiyatını görünce makineden biraz soğudum desem yeridir. 6D mark 2 yerine ne alsam diye düşünürken bu sitenin de kurucusu arkadaşım Celal ile konuşurken neden drone ve kompakt makine almıyorsun dedi. Biraz da gaza gelerek Canon G7X mark 2 ve Dji Mavick Pro drone almaya karar verdim, hızlıca bu kararımı hayata geçirerek 2 makineyi aldım.
Büyük bir heyacanla drone kullanmak istiyordum, önce uygulamasını indirmekle işe başladım. Daha sonra sivil havacıklık üzerinden kayıt işlemlerini gerçekleştirdim, artık herşey acemi drone kullanıcısı için hazırdı. Önce kendi oturduğum apartmanın bahçesinde drone kullandım, komşulara çok fazla rahatsızlık vermek istemediğim için kısa bir süre uçurdum.
Daha geniş bir yerde uçurmak için annemin oturduğu yere gittim, evinin karşısı alabildiğine yeşil bir alan bulunmakta. Yine büyük bir heyecanla bahçeye indim ve drone havalandırdım. Aslında ilk amacım yeşil alanda uçurmaktı, hangi akla hizmet bilmiyorum apartmanın önünde uçurmaya başladım. Sanırım buna acemi cesareti denmekte:) Drone havalandıktan sonra cihazı kontrol etmek isterken bir anda çarpma sesini duydum, kafamı kaldırdığımda drone havada dönerek apartmanda ki bir balkona düştü.
Drone balkona düşerken gimbal’da yere düşmüş, şans eseri yerde bulduk. Drone düştüğü balkondan almam yaklaşık 3 gün sürdü çünkü ev sahipleri evde yoktu. Drone’u balkondan kurtarmaya çalışırken diğer bir yandan servis aradım. Şunu anladım zaten çok fazla bir şansınız yokmuş servis konusunda.Yedek parçaları da bayağı pahalıymış. Drone balkondan kurtardıktan sonra Perpa’da bulunan servise bıraktım, 1 gün sonra bana cihazın gimbal’ın kırıldığını ve ana kart’ın olduğu yerin zarar gördüğünü söylediler. Benim aldığım cihazın yerine başka bir cihaz vererek sorunumu çözdüler.
Drone’a tekrar kavuştuktan sonra şehirlerarası bir yolculuğa çıktım, orada çektiğim bazı fotoğraflar ve videoları yazıya ekledim. Siz siz olun acemi iken binalara yakın drone kullanmayın.